Cemil Meriç okumaya ve anlamaya çalışmalarının didinimidir bu kitap. Elime yıllar önce aldığım yarıda bıraktığım ve döndüğüm bir kitap ama şimdi daha iyi durumda olduğumu ve birazda olsa yakalayabildiğimi görerek sanırsam bir açılımın geldiğini görüyorum. Bu kitabı ilk okumaya çalıştığım yıllarda otobüste birileri bana ne anlattığını sormuştu şimdi sanırım verilecek bir cevabım var :).
Kitap henüz bitmedi ama paylaşmak istediğim yerleri var bu birazda bir daha vakit bulamayabileceğim korkusu.
Başlık: Leyla’ sı Olmayan Edebiyat
Sayfa: 180-181
“...Ama Hint lirizminin ne bir Leyla’ sı var, ne bir Mecnun’ u. Aşk erişilmez bir ideal değil, yaşanan bir gerçek. Şair bir kadına değil, kadına âşık, kadına, yani tabiatın bütün güzelliklerine.
“Tanrı bir de baktı ki bütün harcı tükenmiş, kadını nasıl yaratsın… Ayın yuvarlaklığını, sarmaşığın kıvrılışını, asma filizlerinin yapışkanlığını, çimenlerin titreyişini, sazların bükülüşünü, çiçeklerin kadifesini, yaprakların hafifliğini, fil hortumunun zarif biçimini, ceylanın bakışını, peteğin hendesesini, gün ışığının neşesini, bulutların göz yaşlarını, rüzgarın kaprisini, tavşanın ürkekliğini, tavusun kibrini, papağanın göğsündeki yumuşaklığı, elmasın sertliğini, balın tatlılığını, kaplanın zalimliğini, ateşin yakıcılığını, karın serinliğini, ala karganın gevezeliğini, kumrunun ötüşünü, turnanın riyakârlığını, Şakravaka’ nın sadakatini biraraya getirerek kadını yaratmış ve onu erkeğe sunmuş”.
Başlık: Amaru
Sayfa: 199
Siyah bir nehir gibi akıyordu yollar
Gurbete.
Genç kadın ufka bakıyordu.
Gün battı, sular karardı.
Evine dönmeliydi artık,
Beklenen gelmiyordu.
Birkaç adım atabildi ancak,
“Ya geliyorsa?” diye mırıldandı.
Tekrar çevirdi hızla başını,
Ufuklar yeniden tarandı.
Hangi şair bir kadın ruhundaki teslimiyeti Amura kadar güzel dile getirebilmiş.”
Meriç Hint’ i ve Hint Edebiyatını örneklerle bize sunuyor.
Zaman ve ortam yoksunluğundan bu kitaplarla ilgili paylaşımları geciktirdim.
Kitap : Han Duvarları
Yazar: Faruk Nafiz Çamlıbel
Bu kitaba dair diyebileceğim tek şey “Han Duvarları” ve “Kızıl Saçlar” gibi şarin bilindik şiirleri gerçekten ayrı birer lezzeti olan şiirlermiş. Peki hiç mi okumadık, bilmiyormuyduk bu şiirleri eğer mesele lezzet almak ve anlamaksa hayır. Okul yıllarında karşımıza çıkarılan bu şiirler; bizde hem şairleriyle hem de şiirleriyle sadece dönüşü olmayan bir bıkkınlık uyandıran, bizleri hem şairlerinden hem de şiirlerinden uzaklaştıran birer anı diyebilirim.
Sorunun kaynağına inecek bilgelikte ve donanımda değilim ama kanaatimce ya o şiirler önümüze, iyi niyetle iyi örnekler vermek adına, çok küçük yaşlarda getiriliyor ya da doğru zaman dilimlerinde sunuluyor fakat toplum olarak olgunlaşma ve anlama yaşımız bilimsel verilerden uzak olduğu için istemeyerek kayıtsız kalıyoruz. Aslında bu gene yanlış zamanlama demek.
Kitap : Ölü Canlar
Yazar: Nikolay Vasilyeviç Gogol
Kitabın arkasında eseri hakkında Gogol, “Kalemimden öyle canavarlar fırlıyor ki, ben de şaşıyorum. Bunu kim görse korkudan titrer” diyor. Kitap bunu doğrular nitelikte ama şaşırıyorsunuz çünkü günümüzde ilişkiler tam da kitabın kahramanı “Çiçikov” un dünyayı algılayış şekline göre yürüyor.
Ailelerin sürekli çocuklarına girişken ol içine kapanık yetişme biraz gözü pek ol dedikleri( “Mü‘minin firâsetinden korkunuz” değil kastedilen ) ve bunu başaranların da ne adam ama nasıl bağlantıları var diyerekten ayakta alkışlandığı, maddi ve manevi fotoshop’ un doruklarına ulaşmış insanlarla ilişkilerini bir gün bir yerde mutlaka işime yarar diyerekten sadece bu insandan( inekten: etinden, sütünden, derisinden,... ) nasıl faydalanabilirim mantığıyla yürüttüğü insan modeli birebir anlatılmıştır “Çiçikov” la.
Özenmedim değil Çiçikov’ a, hatta helal olsun dedim zaman zaman. Ama yazar canımı sıktı: diyor ki “canavarlar fırlıyor kalemimden bunu kim görse korkudan titrer!”. Bence bu kitap kişisel gelişim kitapları arasında temel eser olarak yerini almalı ve bu kitabı okumayan yönetici yapılmamalı.
Kitap : Ölü Evinden Anılar
Yazar: Dostoyevski
Hayatımda okuduğum en zor kitaptı diyebilirim akıcılık yönünden. Kitabın yarısında bu kitapta anlatılanların Dostoyevski’ nin kendi hapishane yıllarından olduğunu öğrenmeseydim bu kitabı bitirmekte bu kadar kararlı olacağımı sanmıyorum. Ama ilginç bir zaman diliminde okumamın da etkileri oldu. Bu koşullara bu mantaliteye benzerliği olan bir yerden geldiğim bir zamana rastgelmesi beni boğdu diyebilirim. Bu değerlendirmeyi yapmak haddime değildir ama Dostoyevski ortamı, insanlarla ilgili gözlemlerini anlatırken gözlem ve tasvir o kadar net ki sanki direk yazarın gözleriyle bakıyorsunuz.
Kitap : Yalancı İlişkiler
Yazar: Tolstoy
Niye okuduğumu bilmediğim kitaplardan biri. Kitabın ismi kitabın kendisi. Aslında kitap konu olarak Gogol’ un “Ölü Canlar” kitabının daha özele inilmiş şekilde kısa öykülerle yazılmış hali diyebiliriz. Tabi Mariya gidip gelmeler yaşıyor iki hayat tarzı arasında, hatta yanında da bunları önceden tahmin eden buralardan geçmiş tercihini yapmış bir karekter daha koymuşlar direk “Çiçikov” gibi uzmanlaşmamışlar bunlar sürüncemedeler. Ama Diğer öykülerde değinilen “Kont” karekteri “Çiçikov” u bize fazla aratmıyor. “Çiçikov” a biraz şehvet katın ve sürün meydana tabi bu şehvet “Kont” un fotoshop’ unu zedeliyor.
Kitap : Kuyucaklı Yusuf
Yazar: Sabahattin Ali
Bu kitabı okuma sebebim daha önce çok duymuş ve okumamış olmam ve Sabahattin Ali’ nin diğer kitaplarını okurken aldığım lezzeti tazeleme isteğim oldu. Ama “Bir Kürk Mantolu Madonnada” ki derinliği bunda bulamadım diyebilirim. Biraz da karekterleri “Yusuf” ve “Muazzez” in tamda başlangıçta verdikleri sağlam duruşun sonraları oldukça zedelenmesi, tabi hep alıştırıldık, yani galiba biraz bizi yansıtması beni “bumudur zaten biz bunu yaşıyor ve biliyoruz içinden çıkamıyoruz aslında sen bunu başarmış birini bize sunmalıydın” iç devinimlerine itti diyebilirim.
Kitap : Mevlâna
Yazar: Sezai Karakoç
Bu kitap özetlenemeyecek bir kitap Mevlâna’ ya yaklaşımı doğru kapıdan yapmak için okunmasını tavsiye ediyorum. Ama bu bir başlangıç olabilir sadece dalları işaret eder yeterli olmadı kısa geldi diyebilirim.
Kitap : Yunus Emre
Yazar: Sezai Karakoç
Yukarda Mevlâna kitabı için ne demişsem aynısını bu kitap içinde kullanabilirim. Yunus’ un şiirini anlamaya başlıyorsunuz aa ben kuru kuru okuyormuşum diyorsunuz çünki size bir şair anlatıyor o şiirleri ve iki kitapta da Sezai Karakoç o günün şartlarınıda gözümüzün önüne sermeye çalışarak tarih bilminin en önemli bir kuralının uygulanışınıda örnekliyor diyebilirim.
Kitap : Ankara
Yazar: Yakup Kadri Karaosmanoğlu
Kitap tamamen ankara diyebilirim oranın ruh hali bu kitapta kesinlikle var. Kurtuluş Savaşı ve sonrası fikirler bu fikirlerde sapmalar yanlış değerlendirmelere girişler, farklı çevrelerin olaylara farklı yaklaşımları ve kitabın kahramanlarıyla asıl öz olması gerektiği düşünülen anlayışın peşinden koşuşturmalar diyebiliriz. Sadece ne anlatıldığını özetlemek istedim.
Kitap : Yaprak Dökümü
Yazar: Reşat Nuri Güntekin
Yine neden okuduğumu bilmediğim sadece Reşat Nuri okuma isteği ile okunmuş bir kitap. Kitapta gerçekten yapraklar dökülüyor ama sonradan arkadaşlarımın uyarmasıyla farkettiğim dizide ağaç iğne yapraklı mı olduğundan nedir bir türlü dökülmüyor.
Ama geçenlerde TRT de hem mekan hem karekterler açısından birebir aynı diyebileceğim kitabın birebir kopyası olan eski yapım, filmmiydi o zamanda dizimiydi bilemediğim haliyle karşılaştım ve kitabı okumuş biri olarak gerçekten takdirle izledim diyebilirim.
Kitap : Cemile
Yazar: Cengiz Aytmatov
Son zamanlarda baya “Cengiz Aytmatov” kitabı okudum diyebilirim. Bu kitabı okuduktan kısa bir süre sonra yazarın vefatı bana “iyiki okumuşum henüz aklımda canlı iken yâd etmek iyi oldu” diye düşündürdü.
Yazarın okuduğum bütün kitaplarında aynı karakterleri buldum diyebilirim. Şimdi hem ortam hem de şahıslar kafamda Ona dair bir kitap okuduğumda daha kolay canlanıyor. Ama “Cemile” romanından yazarın anılması sırasında o kadar çarpıcı bahsedildi ki aynı çarpıcılığı ve derinliği yakalayamadığımı görmek beni üzdü. İlerde tekrar elime alacağım sanırım.
Kitap : Benim Üniversitelerim
Yazar: Maksim Gorki
Yine okumakta oldukça zorlandığım, akıcılık açısından, bir kitap diyebilirim. Ben hayat okulunu okudum derler ya bizim ülkemizde işte onun açılımını bu kitapta görebilirsiniz.
“İt ayağı yemiş gibi” dolaşmaktan olsa gerek gözüme sık sık takılan kahvaltı marketler neden aynı zaman da günün her saati “kahvaltı sofrası” hizmetini müşterilerine sunmuyorlar. Onlar da, tabi hepsi için demiyorum ama bu işte oldukça iyi olanları var gerçekten, her zaman en taze ve çeşit çeşit ürün bulmak mümkün.
Yapacakları tek şey 6 en fazla 8 masa açmak ya da buna ayıracak bütçeleri yoksa benim bulunduğum semtde bazıları pastahane yanındalar. Pastahane ile anlaşarak servis hizmetini onlara bırakabilirler, sadece ürünleri sağlayabilirler, bunun da oldukça getirisi olacaktır.
Diğer bir düşüncem bu konuda bence 3 standart menü hazırlamaları:
1) Herşeyin en kalitelisinin olduğu
2) İkinci kalite ürünlerin olduğu ( mesela peynir kaliteli bırakılır, zeytin 2. sınıf olur ya da bazı ürünler kısılabilir kalite aynı bırakılabilir )
3) Üçüncü kalite ürünlerin olduğu
Tabi ki bir de içeriği müşterilerin belirleyebileceği menüler olmalıdır ki işte peyniri birinci sınıf istiyorum, zeytin ikinci sınıf olabilir ya da peynir, zeytin şu çeşit olsun diyebileceği, sucuklu yumurta olaylarına girebileceği. Ama işi menemene vardırmamak lazım diye düşünüyorum o zaman bir de manava ihtiyaç duyulacağı kesin.
Dikkat: Olur ya bu fikri uygulayayım diye gaflete düşecek olan bir işletmeci olursa sadece işletmesi gerçekten düzgün olanlar girişsinler zaten ortalıkta oldukça kalitesiz yerlerin bulunduğu sektöre bir yenisini ekliyerek beni de mesuliyet altında bırakmasınlar!!!
Maddi fotoshop’ u biliyoruz ve görüyoruz, sokaklar onlarla dolu. Hepimiz bütün kusurlarımızı gizleyerek ve mükemmel görünmeye çalışarak sokak podyumuna çıkıyoruz.
Diğer bir Fotoshop’ tan pek bahsetmiyoruz mutlaka görüyoruz ve biliyoruz ama biraz da kendimizle alakalı bir durum sanki. Yani “manevi fotoshop” : dışarda da ( sokak, şirket, misafirlik,... ev harici her yer ) olmayan kişiliğimizle hareket ediyoruz olmadık şekilde incelip, manyak centilmen, yardımsever ve tabiki bir de entellektüel oluveriyoruz. Yemediğimiz şekilde yemek yiyor ve konuşmadığımız düzgünlükte konuşuyoruz.
Tabiki toplum içi davranışlarımız daha ölçülü ve dikkat edilmesi gereken tarzlarda olmalı ama kültürümüzden uzaklaşmak ve abartmak buna dahil değil sanırım.
Bir de bakmışız artık sokaklarda gezmiyoruz resmen kendimizi arıyoruz. Vaktimizi bekliyelim derken birde kaybolmak; doğrusu işimizi iyice zorlaştıracak bu yolculukta.
Kitap “fizikötesi açısından ufuklar ve daha ötesi” olarak geçiyor. Sezai Karakoç okumalarına devam. Gitmeden 3 kitap daha sipariş verdim, onlarıda okur gidersem iyi olacak. Sipariş verdiklerim inceleme yazıları olan: Yunus Emre, Mehmet Âkif, Mevlâna. Çok uzun zamandır haklarında okumak istediğim halde güvenip bir türlü kitap alamamıştım ama Sezai Karakoç’ un incelemelerinin oldugunu öğrenince aradığımı bulduğumu düşünmüştüm. Siparişlerini vermekte bugüne nasip oldu.
Şimdi kitaptan her zaman olduğu gibi bazı cümleler aktaracağım.
“İnsanlık, dizginlerinden boşanmış at gibi alıp başını giderken, gök bağışı sistem, kenarda kalan bir koşum takımı gibi yokluğu kucaklıyor.”
“Eskimeyen din, her zaman yeni ve gün gün mayalanan seher şarabının, aşk şarabının sahibi değil midir? Eski ruh tulumu, her zaman yeni kalan bu kevseri taşımaya güç yetiremeyince, bugün olduğu gibi, sorumluluktan kaçıp bomboş kalmayı mı yeğeleyecektir?
...Bu kez, hiçliğin ve boşluğun kurbanı olacaktır ruhumuz. İçten vurulmuş olacaktır. Büzülüş ve kıvranışlarla, sönüp gitme tehlikesiyle karşı karşıya kalacaktır.
...Hakikatı yüreğinde köklü bir gün tutuluşuna uğratan bir vicdan azabının avucuna düşmüş olmanın kırıştırdığı yüzünde.”
“Ruhumuz bu atılımında ilk araç olarak aklımızı kullanma âdetindedir…
Sırlara ermenin, ya da onlara ulaşmanın bir yolu kalıyor. O da doğrudan ruhumuzu çalıştırmaktır…Ruhun içinde gizli olan pencereleri açmaktır.
Bu pencereler, tabiî (default) halinde, örtük ve kapalıdır…”
“...İslâmın millet anlayışını unutturup ırkçılığı milliyetçilik diye kabul ettirme, kavramların yozlaştırılması demekti…”
“...Firavun ve askerlerince imha edilme niyetiyle izlenmeleriyle, kırk yıl çölde kavmiyle dönüp durmasıyla, tahammülü aşan bu zahmetleri çektileri…
Ortaçağ Avrupasında, Peygamberimiz, kendisine papalık verilmediği için çöle kaçıp yeni bir din icat eden bir kardinal gibi tanıtıldı...”
“Bugün, islâm dünyasının en büyük problemi bu noktada düğümleniyor. Batı, onu her zaman istediği alanda polemik yapma cihetinde sürüklüyor…”
“...Bu dünya Tanrının bizi ağırladığı ilk konukevidir. Sınayıp denediği bir ev. Yılda bir ay da, daha iç odalara, saraylara çağırır bizi Tanrı. ‘Biraz daha yakın ol.’ Tam yerleşiklik ve yerini bulmaysa , ölümden sonraki hayatta gerçekleşecektir.”
“Bu sınavda, daha güçlü, daha bilinçli olalım diye, yılda bir ay, bizi daha iç bölmelerde sırları, şifreleri çözme bilimi temrinlerine çağırıyor…‘Belli saatler ölü gibi ol ki, en büyük diriliğe ve dirilişe, uyanışa ve aydınlanışa eresin’ demektir bu.”
“Kabuktan içe doğru yolculuk başlıyor oruçla.”
“Evet, oruç, şeytanın, inançsızlığın, inkârın attığı oklardan mü’ min kalbini koruyan Allah’ ın tuttuğu bir kalkandır.
Fizikötesi bir zırh, bir kalkandır oruç...”
“Oruç, namaz, hac, zekât, mü’ min için, ölçülmez kudrette fizikötesi güçlerle destekli, besli ve donanmış bir nimet, bir seçkinlik, bir savunma ve ileri atılma güvencesi ve silâh bütünü demektir.”
“Kimi insan, yeryüzü seviyesindedir. Hayvanlara, nebatlara, hemcinslerinden daha yakın, daha fazla akraba. Sanki, eşyanın dış yüzüyle diyalogda olmakla sınırlıdır ruhu. Ve o bundan memnundur. Eşyanın içi ve ötesi, bir sürpriz saklıyor mu bize, bundan habersiz ve buna ilgisizdir.”
“İnsan, üstüne göksel bir ışık tutulmuş, bir anlam ve amaç podyumunda, rolünü acemice ya da ustaca, berbat bir şekilde ya da olağanüstü bir yetenekle oynayan, kulisten kulağına fısıldananı tam ya da yarı işiten, önceden ezberlemiş olduğu için mükemmel tekrar eden ya da kekeleyip duran, hatta kimi zaman söylenecek sözleri ta içinde hazır bulan, sanki yaşantısı kare kare, an an filme alınan bir eser kahramanıdır…”
“Kendisini şahdamarından yakalamak isteyen dirilmez ölüme kılıcını saplayan, ruhunu şerha şerha yarıp yokluk gömülmesinden kurtulan, kabaran damarlarında ve akan kanında fizikötesi nabızlarının attığını hisseden yücelik yarışı binicisidir insan.”
Aslında daha yazacaklarım vardı ama ne ortam ne de diğer şartlar elvermedi hayırlısı olsun…
Uzun süredir arkadaşlarımla bu yazıyı paylaşmak istiyordum ama içeriği dışında ne başlığını ne de yerini hatırlayamıyordum. Bu yazıyı yayınlandığı tarihte yani 2000 yılında okumuştum ki o zamanlar Yenişafak’ ın sıkı takipçilerindendim. Bu yazı için yazarına da mail atmıştım ama maalesef başlıgını hatırlayamadıgım için kendisi de yardımcı olamamıştı. Bayram dolayısıyla gittiğim memlekette yiğenime eski bir yıllığımı gösterirken içinden bu yazı gazete küpürü olarak çıktı( zamanı gelmiş! ). Ben de Yenişafak’ ın arşivinden bularak buraya eklemeyi uygun buldum.
Aşk ve ihanet
Her şeyin âşığın kalbinde olup bittiğini anlamamız gerekiyor. Âşık, sevgilisini kendi eliyle seçmiştir, doğru. Ne var ki, onu seçerken gerçekten “kendi ellerini” kullanıp kullanmadığı bir sorudur. Çünkü bir başka vesileyle değindiğimiz gibi, âşık, gerçekte alın yazısını arayan biridir. Onun “seçeceği” sevgili, onun kalbinin derinliklerinde beklemektedir. O masal izleğine atıfta bulunalım: Delikanlı düşünde bir kız görür ve onun ardına düşer. Düşte görülen kız, delikanlının kalbinde yer etmiş olan sevgilinin bir bakıma cisimlenmiş halidir. O kız (veya genelde o sevgili) aranıp bulunacaktır. Ama onun hakkında ne biliniyor? Hiç. Yalnızca sevgilinin şekline, şemailine ilişkin ip uçları varbulunmaktadır. Ama âşık için bu kadarı yeterli sayılıyor. Âşığın gözünün kör olduğunun söylenmesi tam da bu noktada gerçeklik kazanıyor: o, kendi kalbinde taşıdığı duygunun aynıyla sevgilisi tarafından da yaşandığını varsayıyor. Beklentisinin boşa çıkartılabileceğini aklının ucundan bile geçirmiyor.
Sır, âşığın kalbindedir; o, bunu biliyor. Ne var ki, sırrın kendine tevdi edilmiş bir emanet olduğunun fazlaca farkında ve bilincinde değildir. Kendisine emanet olarak tevdi edilmiş olan sırrın bir başkasına ifşa edilmemesi gerektiğini düşünemiyor. Veya öyle haller oluyor ki, âşık durumu bile bile sırrını ifşa etmekten kaçınamıyor. Sırrı ifşa etmemesi gerekirken ifşa ediveriyor. Bu da onun hüsranına yol açıyor: sevgili diye bilinenin, aslında sevgili değil, fakat hain olduğu ortaya çıkıyor. Acaba âşık indinde bu da bir kazanç sayılmalı mı? Öyle ya, hiç mi kazanç getirmeyen bir zafer olamaz? Veya hiç mi hüsranla sonuçlanmayan bir muzafferiyet elde etmek mümkün görülmez? Bütün bunlar mümkündür.
Bütün bunlar mümkündür, ancak bu mümkünler âşığın beklentisinin dışına düşüyor. Âşık, sırrını verdiği sevgilisinin o sırrı muhafaza edeceğini düşünüyor. Oysa o sır, başkalarına aktarılmak üzere ondan sızdırılmıştır. Âşık, aslında kendine tevdi edilmiş olan emanete ihanet etmekte beis görmüyor; fakat sevgilinin aynı emanete ihanet etmesi onu hüsrana uğratıyor. İhanet ihanettir. Ve de âşığın ihaneti ile maşuğun ihaneti bir bakıma aynı makuledendir.
Söz konusu olan yanlış bir aşktır. Âşık, sevgilisini bulmuştur, ama bu sevgili yanlış bir sevgilidir. Âşığa da bir sır tevdi edilmiştir, ama bu sırrın ilticâgâhı da yanlıştır. Sonunda belki her şey düzelebilir, ona bir şey diyemeyiz. Ama sırrın yanlış yere tevdi edilmesiyle, aşkın yanlış kişiye yöneltilmesi (yönlendirilmesi); sonu hüsran olacak bir akıbete hükümlü görünüyor.
Yazar: Rasim Özdenören
Kaynak: 23 TEMMUZ 2000 www.yenisafak.com.tr